Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 24. Ders · 3 Temmuz 1963
24. Ders: a’dan Babanın-Adlarına
Kaygı üzerine bu yıl size söylemeyi tasarladığım şeyi bugün sonuçlandıracağım. Onun sınırını ve işlevini işaretleyeceğim; böylece, yalnızca kendileri analist olarak rolümüzün ne olduğunu tamamlamamıza izin veren (mümkün olursa izin verecek olan) konumların nerede sürdürülmesini düşündüğümü göstereceğim.
Freud, yapıtının sonunda kaygıyı sinyal diye adlandırdı. Onu, travmatik durumun etkisinden ayrı bir sinyal, “tehlike” dediği şeye eklemlenmiş bir sinyal diye adlandırdı. “Tehlike” sözcüğü onda, açıkça söylemek gerekirse aydınlatılmamış olan “yaşamsal tehlike” işlevine, kavramına bağlıdır.
Bu yıl sizin için özgün olarak eklemlediğim şey, bu tehlikenin ne olduğuna ilişkin kesinliktir. Bu tehlike (Freudcu işarete uygun ama daha kesin biçimde eklemlenmiş olarak) küçük (a) nesnesinin kurucu anındaki cession niteliğine bağlıdır: c, e, çift s, i, o, n. Öyleyse, geliştirmemizin bu noktasında kaygı bizim için neyin sinyali sayılmalıdır? Bu anı burada da Freud’dan farklı eklemleyeceğiz. Kaygının işlev gördüğü bu an, nesnenin devrinden öncedir. Çünkü deneyim, tıpkı kendi eklemlemesinin zorunluluğunun Freud’u mecbur ettiği gibi, tehlike durumunu az önce yaptığımız biçimde tanımladığımız andan itibaren, bu nesne devrinden daha önceki bir düzeyde, daha önceki bir anda bulunan daha ilksel bir şeyi konumlandırmamızı zorunlu kılar.
Size ilkin (daha iki yıl önceki seminerde¹⁷²) kaygının, ilk yaklaşımda duyulur biçimde ve karmaşık bir tarzda Öteki’nin arzusuyla ilişkili olarak belirdiğini duyurmuştum. Daha bu ilk yaklaşımda, Öteki’nin arzusunun kaygı verici işlevinin şuna bağlı olduğunu belirttim: Bu arzu için hangi küçük (a) nesnesi olduğumu bilmiyorum. Bugün, bunun ancak burada tahtada bir işaretle gösterdiğim ve öznenin Öteki’yle ilişkisindeki kuruluş işlevinin ayırt edici özelliği diye tanımlanabilen dördüncü düzeyde bütünüyle eklemlendiğini ve örnek biçimini kazandığını vurgulayacağım.
Bu düzeyi, kaygı işlevi çevresinde merkezlenmiş olarak eklemleyebildiğimiz ölçüde tanımlıyoruz. İnsan arzusunun Öteki’nin arzusunun işlevi olmasını sağlayan özgül doluluk yalnız burada, yalnız bu düzeyde gerçekleşir. Kaygı, size söylediğim gibi, Öteki’nin arzusu için hangi küçük (a) nesnesi olduğumu bilmememe bağlıdır.
Fakat sonuçta bu, ancak Öteki’nin kökten başka bir Öteki olduğu, hiçbir ortak etkenin beni onun obur arzusunun “peygamberdevesi”ne bağlamadığı örnek masalı verebildiğim düzeyde geçerlidir. İnsan Öteki’ne ise, tam tersine, onun benzeri olma niteliğimle bağlıyım. Kaygı verici “bilmiyorum”dan geriye kalan şey temelde bir yanlış tanımadır: Erkek olarak arzumun ekonomisinde küçük (a)’nın ne olduğuna ilişkin, bu düzeye bütünüyle özgü bir yanlış tanıma.
Bu nedenle paradoksal olarak, arzu yapısı temel yabancılaşmasıyla en dolu biçimde skopik dördüncü düzeyde gelişirken, (a) nesnesi de en çok burada maskelenir; özne kaygı bakımından en çok burada güvenceye alınır. (a)’nın izini, kuruluş anı bakımından, bu düzeyin dışında aramamızı zorunlu kılan da budur.
Öteki, özünde bütün gerçekliği içinde her zaman oradadır. Bu gerçeklik öznel mevcudiyet kazandığı ölçüde, kenarlarından herhangi biriyle kendini gösterebilir; ne var ki gelişimin Öteki’nin bu gerçekliğine eşit erişim sağlamadığı açıktır. Birinci düzeyde Öteki’nin bu gerçekliği, bebeğin başlangıçtaki güçsüzlüğünde açıkça görüldüğü gibi, gereksinim tarafından mevcutlaştırılır. Ancak ikinci zamanda, Öteki’nin talebiyle birlikte, asıl anlamıyla bir şey ayrılır; bu da küçük (a)’nın, gösteren zincirinin yeri olan büyük A’nın işlevine göre kuruluşunu eksiksiz biçimde eklemlememize izin verir.
Yine de ilk düzeyden ayrılmadan, kaygının Öteki’nin talebinin her eklemlenmesinden önce belirdiğini vurgulayayım. Ve tuhaf biçimde (sizden bir an, kaygınınki olan bu ilk devir etkisinin çıkış noktasını, sonunda onun varış noktası gibi bir şey olacak olanla birleştiren paradoks üzerinde durmanızı rica ediyorum) kaygının, özne olacak varlığın dünyaya çıkışının ta kendisiyle çakışan bu belirişi çığlıktır.
¹⁷² 1960-61 Semineri, Aktarım…, 14 Haziran 1961 oturumu.

Çığlığın işlevini uzun zamandır¹⁷³, başlangıçtaki değil son bir ilişki olarak konumlandırdım: Bizim için belirli bir anda “yakınımız” olarak tamamlanan bu Öteki’nin tam kalbi saymamız gereken şeyle ilişkisi. Bebeğin elinden kaçıp çıkan bu çığlıkla yapabileceği hiçbir şey yoktur. Eğer orada bir şeyi devrettiyse, hiçbir şey onu bu devrettiği şeye bağlamaz.
Fakat bu kaygının, bu başlangıç kaygısının, organizmanın (burada insan organizmasının) içinde yaşayacağı belirli bir dünyaya çıkışıyla kurduğu dramatik ilişkiyi ilk vurgulayan ben miyim; bütün yazarlar onun bu niteliğini vurgulamadılar mı? Bu çok sayıdaki ve karışık işaretlerde kimi çelişkili çizgileri görmezden gelebilir miyiz? Ferenczi’nin, ontogenezin kendisinde, deniz ortamının eşdeğeri olacak, ne olduğu belirsiz ilksel bir su ortamından çıkış bulunduğu yönündeki işaretini geçerli sayabilir miyiz? Amniyon sıvısıyla, böyle bir ortamda yaşayan hayvanda içle dış arasındaki alışverişin solungaç düzeyinde gerçekleşebildiği su arasında nasıl bir ilişki vardır? İnsan embriyosunda solungaç herhangi bir anda gerçekten işler mi?
Daha çok şunu aklınızda tutmanızı rica edeceğim: Çoğu kez karışık olan psikanalitik spekülasyonun bize gösterdiği hiçbir şey anlamsız sayılmamalıdır. O spekülasyon, gösterici bir şeye giden yolda sıçrar, sürünür ve kimi zaman da aydınlatır. Burada filogeneze başvurulduğuna göre, bir organizma biçimini, sınırında ve tam bu sınır üzerinde seçilmiş belirli sayıda alışveriş noktası bulunan bir şema olarak düşünmenizi rica ediyorum. En temel yaşamsal alışveriş şeması gerçekten bu duvarın, bu sınırın, aralarında ortak bir etken bulunması gereken dış ve iç ortam arasındaki osmozun işleviyle kuruluyorsa, canlı varlıkların ilksel ortamlarından çıkıp havaya geçmelerini sağlayan sıçramanın ne kadar inanılmaz olduğunu görün.
Embriyoloji kitaplarına bu konuda bakmanızı rica ederim: Bu geçişte kullanılan organın, gelişim içinde, deyim yerindeyse keyfî yeni oluşumlardan ibaret görünen niteliği insanı çarpmadan edemez. Bu aygıtın organizmanın içine girmesinde de aynı tuhaflık vardır; gerçekten iyi bir pompa gibi çalışmasından önce bütün sinir sisteminin ona uzun uzun uyum sağlaması gerekir. Bu organın ortaya çıkışının oluşturduğu sıçramada ne kadar tuhaflık varsa, insanlık tarihinin belirli bir anında insanların çelik akciğer içinde soluduklarını ya da yanlış biçimde “kozmos” denilen yere, çevrelerinde yaşamsal işlevi bakımından burada andığım hava yedeğinden özünde farklı olmayan bir şey taşıyarak gittiklerini görmekte de o kadar tuhaflık vardır.
Freud’un burada bize gösterdiği gibi kaygı bir bakıma bir şeyin sinyali olarak seçilmişse, onun temel çizgisini, canlı varlığa daha şimdiden böylesine başka olan bir şeye, atmosfere bu kökten girişte tanımamız gerekmez mi? Soluması gereken bu dünyaya çıkan insan canlısının, “travma” denilen şeyle (başka bir travma yoktur) “doğum travması”yla önce sözcüğün gerçek anlamında boğulmasının, soluğunun kesilmesinin temel çizgisi budur. Doğum travması anneden ayrılma değil, temelden başka olan bu ortamı kendi içine çekmektir.
Elbette bu anın ayrılma ve sütten kesilme diyebileceğimiz şeyle bağı açık değildir. Fakat size soruyorum: Analist deneyiminizin, çocuğu gözlemleme deneyiminizin ve sütten kesme terimine anlam vermek istiyorsak zorunlu olduğu görülen, yeniden kurulması gereken her şeyin öğelerini bir araya getirin. O zaman sütten kesilmenin bu ilk anla ilişkisinin basit bir ilişki, birbiriyle örtüşen olguların ilişkisi olmadığını; daha çok bir eşzamanlılık ilişkisi olduğunu göreceksiniz. Çocuğun “sütten kesildiği” esasen doğru değildir: Çocuk kendini sütten keser. Memeden kendisi ayrılır. İlk şaşkınlık mimiğinin yalnızca ilk işaretlerini yüzünde beliren bu deneyimin daha şimdiden öznelleştirilmiş niteliği duyulur biçimde ortaya çıktıktan sonra, memeden ayrılma ve onu yeniden alma oyununu oynar.
Bir sütten kesilme arzusu yönünde eklemleyebileceğimiz kadar etkin bir şey daha şimdiden bulunmasaydı, ortaya çıkışları ve tarihlenmeleri bakımından çok ilksel, çok başlangıçtaki bu olguları (memenin reddedilmesini, anoreksinin ilk biçimlerini) nasıl düşünebilirdik? Deneyimimiz bize onların bağıntılarını derhâl büyük Öteki düzeyinde aramayı öğretir.
“Meme” dediğimiz bu ilk nesnenin, sahici biçimde işleyebilmesi ve klasik kuramda kendisine biçilen şey (Öteki’yle bağın kopması) olabilmesi için Öteki’yle tam bağı eksiktir. Bu yüzden onun bağının yenidoğan küçük özneye daha yakın olduğunu güçlü biçimde vurguladım: Meme Öteki’nden değildir; Öteki’nden koparılması gereken bağ değildir; olsa olsa bu bağın ilk işaretidir. Kaygıyla ilişkisinin nedeni budur; fakat aynı zamanda daha baştan, geçiş nesnesi işlevini mümkün kılan ilk biçim olmasının nedeni de budur. Üstelik bu düzeyde kendini bu işlevi doldurmaya sunan tek nesne değildir.
Daha sonra başka bir nesne (geçen sefer ve daha önceki bir sefer üzerinde uzun uzun durduğum anal nesne) Öteki kendi işlevini talep biçiminde geliştirirken bu görevi daha açık biçimde dolduracaktır. İnsan hayvanının dünyaya gelişini gözetenlerin kadim bilgeliğini burada görebiliriz: “Bilge kadınlar”, yani ebeler, çocuk ortaya çıkar çıkmaz beliren o tekil ve küçücük nesne, mekonyum karşısında her zaman durmuş, hayretle duraklamışlardır.
¹⁷³ Teknik Yazılar 7 Nisan; Nesne İlişkisi 27 Şubat; Etik 25 Kasım; Özdeşleşme 2 Mayıs oturumları.
Bu nesnenin, anal nesnenin, (a) nesnesinin işlevi üzerine yapmamıza izin verdiği çok daha ayırt edici eklemlemeye bugün, bunu daha önce yapmış olduğum için, dönmeyeceğim. Söz konusu olan, Öteki’yle ilişkide öznelleştirmenin ilk dayanağı olarak bulunduğu ölçüde (a) nesnesidir; demek istediğim, öznenin ilk olarak Öteki tarafından özne olarak, hem de tam haklı özne olarak, burada olduğu şeyi daha şimdiden vermek zorunda olan bir özne olarak belirmeye çağrılmasının içinde ya da aracılığıyla gerçekleştiği şeyin dayanağıdır. Çünkü olduğu şeyin bu geçişi, dünyaya bu girişi, kendisine simgesel damgadan dayatılan karşısında ancak artık olarak, indirgenemez olan olarak gerçekleşebilir.
Orada olduğu şey, önce vermek zorunda olduğu şeydir. Ve onu en baştan tutma arzusuyla özdeşleştirecek olan şey, bu nesneye asılıdır; nedensel nesneye asılır gibi.
- Arzunun ilk gelişimsel biçimi böylece ve bu hâliyle ketlenme düzenine akrabadır. Arzu, ilk kez biçimlenmiş olarak belirdiğinde, arzu olarak özgünlüğünün kendisiyle devreye girdiği edimin ta kendisine karşı çıkar. Daha önceki evrede, ilk arzu biçiminin (onu ayrılma arzusu olarak geliştirdiğimiz ölçüde) gerçekten nesneye asılı olduğu daha şimdiden açıktıysa…
- İkinci biçimde, nesneye verdiğim neden işlevinin şurada kendini gösterdiği açıktır: Arzunun biçimi, (a) nesnesini bu hâliyle devreye sokan işleve karşı döner. Çünkü elbette görmek gerekir ki bu nesne, biraz önce hatırlattığım gibi, oradadır: Zaten verilmiş, zaten üretilmiş, hem de ilksel olarak üretilmiş; talebin devreye girişiyle belirlenen bu işlevin hizmetine daha önceki bir şey tarafından konmuştur, çünkü kaygının ürünü olarak zaten oradaydı. Demek ki burada özerkleşecek olan ne kendinde nesnedir ne de öznedir (sanıldığı gibi, burada işe karıştırılan belirsiz ve karışık bir bütünlük önceliği içinde); söz konusu olan, en baştan, başlangıçta, özellikle devredilebilir olma, kökensel olarak bırakılmış bir nesne olma niteliği nedeniyle seçilmiş bir nesnedir.
Görüyorsunuz, burada söz konusu olan şunu fark etmektir: Arzunun, küçük (a) ile talebin büyük D’sinin aynı parantezde birleşmesine [a ◊ D] bağlı bu ilksel giriş noktasında, bir yanda bu [◊ D], öbür yanda kaygı […◊] vardır; ve teknik işlevimizin ne olduğunu gerçekten ele almak istiyorsak durabileceğimiz, durmamız, tutunmamız gereken düzey, kaygının bu konumlarıyla, özne için kendi işlevi içinde kurulması gereken şeyin (sonuna dek özsel olarak (a) tarafından temsil edilmek olarak kalacak bir işlev) konumlarının bu yer değiştirmesinde bulunur.
Demek ki bu kaygı burada (bunu uzun zamandır biliyoruz) obsesyonelin “ikircikli” dediğimiz ilişkisinde uzaklaştırılmış, gizlenmiş gibi karşımızdadır; bu ilişkiyi saldırganlık ilişkisiyle sınırladığımızda onu basitleştirir, kısaltır, onu da savuştururuz. Kendisine değer kazandıran mal olarak tutmaktan kendini alamadığı, ama aynı zamanda ondan çıkan atıktan, dışkıdan başka bir şey olmayan bu nesne: İşte nesnenin özneyi zorlantı ve kuşku olarak belirlediği iki yüz. Öznenin geçişi, bu sıfır noktasından anlık, olası geçişi, bu iki uç nokta arasındaki bu salınımın ta kendisine bağlıdır; bu noktada özne, sonuçta bütünüyle ötekinin (burada ikili anlamda, küçük ötekinin) insafındadır.
İşte bu yüzden daha ikinci dersimde¹⁷⁴, size öğrettiğim anlamda arzunun Öteki’nin arzusuyla ilişkisinin yapısını, bu ilişkinin Hegelci diyalektikte eklemlendiği, tanımlandığı, cebirleştirildiği yapının karşısına koyarken size şunu belirttim; size dedim ki bunların örtüştüğü nokta (kısmi bir nokta, bu ilişkiyi bir saldırganlık ilişkisi olarak tanımlamamıza izin veren noktanın ta kendisi) formülün, bu arzunun “moment”ini (fiziksel anlamda söylüyorum), yani burada “d(a)” diye yazdığım şeyi sıfıra eşitlediğimiz noktada tanımladığı noktadır:
1) d(a) : d(A) < a 2) d(a) < i(a) : d(Ⱥ) 3) d(x) : d(A) < x 4) d(0) < 0 : d(Ⱥ) d(a) : 0 > d(0)
Başka bir deyişle: Karakteristik olarak devredilebilir ilk nesne tarafından belirlendiği ölçüde arzu. Burada gerçekten de öznenin, Hegelci fenomenolojide “özbilinçlerin bir arada var olmasının olanaksızlığı” diye aktarılan şeyle yüz yüze geldiği söylenebilir; bu da, öznenin arzu düzeyinde kendi nedenini kendinde, özne olarak kendinde bulmasının olanaksızlığından başka bir şey değildir.
Neden işleviyle causa sui fantazmı arasındaki tutarlılığın burada şimdiden belirmeye başladığını görmelisiniz: İnsan spekülasyonu için bir bakıma zorla dayatılmış bir düşünceye özgü bu fantazm, bu düşüncenin, nedeni kendisine yabancı olmayacak bir varlığın bir yerde var olduğu fikriyle avunduğu causa sui kavramının fantazmıdır. Telafi, fantazm; koşulumuzun şu yanının, bunun keyfî aşılması: İnsan varlığı, arzusunun nedenini bilmediği bir tehlike içinde üretilmiş görmeye baştan tabidir.
¹⁷⁴ 21 Kasım oturumu.
Buna, Vaiz denen metnin yankılandığı (ve küfürlü yanı denen şeye karşın içinde kalmak zorunda kaldığı Kutsal Yazı’nın bağrında yankılanmayı sürdürdüğü) o yüce ve buyurucu ton bağlıdır. Peki onun tonunu, vurgusunu yapan şundan başka nedir: הבל הכל [hèbel hakol], her şey boşluktur: “Boşlukların boşluğu, dedi Vaiz, boşlukların boşluğu, her şey boşluk.” “Boşluk” diye böyle çevirdiğimiz şey İbranicede şudur: הבל [hèbel]; size üç kök harfini yazıyorum. Rüzgâr, isterseniz nefes de, bulut, silinip giden şey demektir ve bizi bir ikircikliğe götürür; sanırım bu soluğun en aşağılık yanı bakımından bu ikircikliği burada anmak, Jones’un Madonna’nın kulaktan gebe kalışı üzerine kurmayı gerekli gördüğü her şeyden daha meşrudur.
Bu tema, bu boşluk izleği, şu Hegelci tanıma vurgusunu, kapsamını, hep var olan yankısını veren şeyin ta kendisidir: Hegel’in Tinin Fenomenolojisini başlatan mücadele, o ilk ve verimli mücadele, bize dediğine göre, “saf prestij uğruna ölümüne mücadele”den (diyor) çıkar; bu da pekâlâ “hiç uğruna mücadele” demek ister gibi bir vurgu taşır.
Obsesyonun tedavisini saldırganlığın çevresinde döndürmek (açıkça ve, deyim yerindeyse, “itiraf edilmiş” biçimde, kasıtlı olmasa bile) tedavinin ilkesine öznenin arzusunun analistin arzusunun altına sokulmasını (subduction) yerleştirmektir: Her arzu gibi (a)’ya iç göndermesinden başka bir yerde eklemlendiği ölçüde bu arzu bir ideale özdeşleşir; bu ideal, analistin gerçeklik karşısında elde ettiği ya da elde ettiğini sandığı konum olduğu ölçüde, hastanın arzusu zorunlu olarak onun önünde eğilecektir.
Oysa (a), söz konusu olan küçük (a), böylece arzunun nedeni olarak işaretlenmiş olan, ne bu boşluktur ne de bu parçalanma. O, işlevi içinde gerçekten eklemlediğim şeyse, yani bir artık olarak, Öteki’nin yerinde simgeleştirmeye indirgenemeyen şey olarak tanımlanan bu nesneyse (kuşkusuz Öteki’ne bağlıdır, yoksa bu artık nasıl kurulurdu?), küçük (a), varoluşun kendini öne sürdüğü ölçüde onun biriciğiyse (söylendiği gibi olgusallığı içinde değil; çünkü bu olgusallık ancak, kendisi ilk gönderme olarak konacak olan sözde ve mitsel bir noetik zorunluluğa göndermesiyle konumlanır), az ya da çok varoluşta doruğa ulaşmayı başaracak olan arzunun köklendiği bu artıkta hiçbir olgusallık yoktur. İndirgenmesinin az ya da çok ileri götürülmüş sertliği, yani onu indirgenemez kılan ve onun Öteki’nin yerinde yükseldiği kesin düzeyi herkesin tanıyabileceği şey: İşte bir sahnede oynanan bu diyalogda tanımlanan budur; bu arzunun ilkesi olan (a), o sahneye çıktıktan sonra, orada bırakmış olacağı şeyin sınavından geçerek, bir trajedi ya da daha sık olarak bir komedi ilişkisi içinde oradan yeniden düşmek zorundadır.
Orada elbette bir rol olarak oynanır; ama önemli olan rol değildir (bunu hepimiz deneyimden ve iç kesinlikten biliriz), önemli olan, bu rolün ötesinde kalandır. Kuşkusuz güvencesiz ve teslim edilmiş bir artık; çünkü ben sonsuza dek devredilebilir nesneyim ve bugün herkesin bildiği gibi, değiş tokuş nesnesiyim. Ve bu nesne, beni arzulatan, beni bir eksikten arzulayan kılan ilkedir; bu eksik öznenin bir eksiği değil, Öteki düzeyinde yer alan jouissance’a açılmış bir kusurdur.
Küçük (a)’nın her işlevinin, cinsel düzeyde arzuyu jouissance’ın yerinden ayıran bu merkezî açıklıktan başka bir şeye göndermemesi de bundandır; bu açıklık bizi şu zorunluluğa mahkûm eder: Jouissance bizim için “doğası gereği” arzuya vaat edilmiş değildir; arzu ancak onunla karşılaşmaya gidebilir; onunla karşılaşmak için de arzu, kendisini taşıyan ve kuran fantazmın ta kendisini yalnızca kavramak değil, aşmak zorundadır. Bunu, kastrasyon kaygısı denen (diyoruz) o durma noktası olarak keşfettik; ama neden kastrasyon arzusu değil? Çünkü arzuyu jouissance’tan ayıran merkezî eksiğe orada da bir arzu asılıdır ve bu arzunun herkes için taşıdığı tehdit yalnızca onun Öteki’nin arzusunda tanınmasından oluşur. Sınırda Öteki, kim olursa olsun, fantazmda hadım eden, kastrasyonun faili gibi görünür.
Kuşkusuz burada konumlar farklıdır ve kadın için konumun daha rahat olduğu söylenebilir: İş zaten olmuştur; onun Öteki’nin arzusuyla çok daha özel bağını yapan da tam budur. Kierkegaard’ın¹⁷⁵ şu tekil ve doğru şeyi söyleyebilmesi de tam bu yüzdendir: “Derinden inanıyorum ki kadın erkekten daha kaygılıdır.” Tam da bu merkezî düzeyde kaygı, kesin olarak ve bu hâliyle, Öteki’nin arzusuyla ilişkiden yapılmış olmasaydı bu nasıl mümkün olurdu? Arzu, “arzu arzusu”, yani ayartma olduğu ölçüde, bizi tam kalbinde, en kökensel işlevi içindeki bu kaygıya geri götürür. Kastrasyon düzeyinde kaygı, aygıtın gevşemesiyle karşılaşma bize nesneyi burada bir yoksunluk biçiminde veriyorsa, Öteki’ni temsil eder.
Analitik gelenekte burada eklemlemekte olduğum şeyi doğrulayanı hatırlatmam gerekir mi: Kendine çekilen, üstlenilen, bu hâliyle arzulanan kastrasyonun örneğini bize ilk veren, Oidipus değilse kimdir? Oidipus önce baba değildir; Oidipus’un bir Oidipus kompleksi olamazdı diye ironik biçimde belirtirken uzun zamandır demek istediğim buydu. Oidipus şudur: (dördüncü düzeye) ki ona onun örnek yolundan yaklaşmak zorundayım (sahici olarak, mitsel olarak da geçmek isteyen;) küçük (a)’nın, burada -φ’nin, kaygıyla birleşmesine ilişkin yasağı çiğnemek isteyen;; arzusunun, kendisi başarıya ulaşmış doyumunun ötesinde ne olduğunu “görmek” isteyen.
Oidipus’un günahı cupido sciendi’dir: Bilmek ister. Ve bunun bedeli betimlediğim dehşetle ödenir: Sonunda gördüğü şey, yere atılmış kendi gözleri, (a)’dır.
¹⁷⁵ S. Kierkegaard, Kaygı Kavramı.
Bu, dördüncü düzeyin yapısının bu olduğu, bu kanlı kör etme ayininin bir yerde hep mevcut bulunduğu anlamına mı gelir? Hayır! Gerekli değildir; insan dramının trajik değil komedi olması da tam buradandır: “Görmemek için gözleri vardır”; onları oymaları gerekmez! Kaygı, yalnızca ayna imgesi i(a)’nın yakalayışında yeterince geri itilmiş, yanlış tanınmıştır; bu imge için dilenebilecek en iyi şey, onun [(a)’nın] Öteki’nin gözlerinde yansımasıdır. Ama buna bile gerek yoktur, çünkü ayna vardır.
Ve burada, geçen sefer size betimlediğim başvuru tablosuna göre eklemlemeyi, dördüncü düzeyin Ketlenme, Belirti ve Kaygı tablosunu aşağı yukarı şöyle betimleyeceğim:
I (Görmeme arzusu | Görmeme arzusunu sürdürme güçsüzlüğü | Kaygı kavramı S) Yanlış tanıma (bilmemek) | Tümerklik fantazmı | İntihar fantazmı A; Ben ideali | Yas işlevi | Maskelenmiş kaygı
- Ketlenme düzeyinde, “görmeme” arzusu vardır; bu arzunun (görüngülerin düzeni göz önüne alınırsa) desteklenmeye pek ihtiyacı yoktur. (“Bilmeme” düzeyinde yanlış tanımayı yapısal olarak doyuran her şey oradadır, ikinci sırada.) Üçüncü sırada kargaşa olarak ise: İdeal, ben ideali, yani Öteki’nden (dendiği gibi) içe yansıtılması en kolay olan şey.
Elbette içe yansıtma teriminin buraya sokulması hiç de nedensiz değildir; yine de sizden onu ancak çekinceyle almanızı rica ediyorum, çünkü aslında bu içe yansıtmadan dışa yansıtmaya kalan ikirciklik, içe yansıtma terimine tam anlamını vermek için burada başka bir düzeyin getirilmesi gerektiğini bize yeterince gösterir.
Bu düzeyin, özellikle obsesyonelde bedenleşen merkezî semptomunda, onun tam kalbinde, “tümerklik” fantazmını daha önce işaret ettim: “Görmeme” arzusunu sürdürmedeki temel güçsüzlüğün bağıntısı olan fantazmı. Burada, acting-out düzeyine koyacağımız şey yas işlevidir; birazdan sizden onda, geçmiş bir yıl boyunca size arzunun kuruluşunun temel bir yapısı¹⁷⁶ olarak görmeyi öğrettiğim şeyi tanımanızı rica edeceğim ölçüde. (Burada, eyleme geçiş düzeyinde, niteliği ve sahiciliği esas olarak bu diyalektiğin içinde sorgulanması gereken bir intihar fantazmı.) Burada, her zaman maskelenmiş olduğu ölçüde kaygı.; Burada, mahcubiyet düzeyinde, haklı olarak şöyle adlandıracağımız şey… [kaygı kavramı?].
Çünkü Kierkegaard’ın “kaygı kavramı”ndan söz ederken getirdiği cüretin iyice farkına varılıyor mu, bilmiyorum. Bu, şu önermeden başka ne anlama gelebilir: (ya Hegel’e göre kavram işlevi vardır, yani bir yerde, simgesel olarak, gerçek üzerinde sahici bir tutuş;) ya da sahip olduğumuz tek tutuş (seçmek gereken yer de burasıdır) kaygının bize verdiği tutuştur, her gerçekliğin tek son ve bu hâliyle kavranışı.
Demek ki “kaygı kavramı” bu hâliyle ancak sınırda belirir, hem de çok erken durma noktasına varmadığını bize hiçbir şeyin göstermediği bir düşünümden. Ama bizim için önemli olan, başka yollardan zaten yaklaştığımız doğruların onayını burada yeniden bulmaktır. Freud kaygı üzerine spekülasyonunun sonunda şundan başka ne eklemler: “Kaygının nesne kaybıyla ilişkileri üzerine size söylediğim, ileri sürdüğüm bütün bu şeylerden sonra (diyor), onu yastan ayıran ne olabilir ki?” Ve bütün bu zeyil, makalesinin bu eki (ona bakabilirsiniz), aynı göndermeyi verdiği bu iki işlevin böylesine farklı görünümlere sahip olmasının nasıl anlaşılabileceğini tanımlamadaki en uç mahcubiyetten başka bir şey göstermez.
[Çeviri notu 1] “Mahcubiyet” bu pasajda iki kez aynı Fransızca sözcüğü, embarras’yı karşılıyor. İlki, ketlenme-belirti-kaygı tablosunda Lacan’ın “kaygı kavramı”nı yerleştirdiği hücrenin adıdır (bu çalışmada tablo terimi olarak “mahcubiyet”). İkincisi, Freud’un yas ile kaygıyı ayırmadaki “en uç embarras”ıdır. İki kullanım arasındaki bağ Türkçede de görünsün diye ikincisinde de tablonun terimi korundu.
¹⁷⁶ 1958-59 Semineri, Arzu…, 18 Mart, 22 ve 29 Nisan oturumları.

Sizden burada benimle birlikte bir an, Hamlet’ten¹⁷⁷ seçkin bir dramatik kişi olarak, modern etiğin eşiğinde öznenin arzusuyla ilişkisinin belirişi olarak söz etmek söz konusu olduğunda sorgulamamızın bizi burada nereye götürdüğüne ilişkin olarak size hatırlatmam gerektiğini düşündüğüm şey üzerinde durmanızı rica ediyorum. İşaret ettiğim şuydu: Onda bir arzunun mümkün olan en kökten atılımını bile silip dağıtan, çökerten şey, aynı zamanda yasın (yalnızca ve tam anlamıyla annesindeki yasın) yokluğudur; hem de bize başka açılardan, sanırım, şu ya da bu kişinin (örneğin Salvador de Madariaga’nın) onu tanımasına, hatta Rönesans kahramanlarının üslubunun ta kendisiyle özdeşleştirmesine yetecek kadar iyi sunulan bu varlıkta. Hatırlatmam gerekir mi, onun hakkında söylenebilecek en az şey, pek az şeyden geri durduğu ve gözünü budaktan sakınmadığıdır. Yapamadığı tek şey, tam da yapmak için yaratıldığı edimdir; çünkü arzu eksiktir ve arzu şu bakımdan eksiktir: İdeal çökmüştür.
Hamlet’in sözlerinde, babasının saygısına ilişkin çizdiği şu türden putperestçe ilişkiden daha kuşkulu ne vardır: Bu yüce kralın, yaşlı Hamlet’in, ölü Hamlet’in, aşk bağlılığı içine sinmiş hâlde, ona saygısını sunmak için önünde sözcüğün tam anlamıyla eğildiğini görüp şaştığımız o varlığa gösterdiği saygı? Burada, biricik bir aşkın, mitsel bir aşkın, “saray aşkı” dediğim şeyin üslubuna akraba bir aşkın düzenine ait olmaması mümkün olmayacak kadar zorlanmış, fazla coşturulmuş bir şeyin işaretlerinin ta kendisini görmüyor muyuz? Bu saray aşkı (Hanım’dan başka bir şeye yöneldiğinin apaçık olduğu, düpedüz kültürel ve törensel göndermeleri dışında) tersine, sahici bir aşka erişimin temsil ettiği güç yollar karşısında ne olduğu belirsiz bir yoksunluğun, ne olduğu belirsiz bir bahanenin işaretidir. Anne Gertrude’un bütün bu diyalektikten hayvanca kaçışının, Hamlet’in anılarında babasının tutumuna ilişkin bize sunulan bu aşırı değerlendirmeyle karşılıklılığı burada apaçıktır.
Ve sonuç şudur: Bu ideal yalanlandığında, çöktüğünde (bunu saptayalım) Hamlet’te kaybolan şey arzunun gücüdür; bu güç, size gösterdiğim gibi, ancak dışarıda bir yasın, gerçek bir yasın görülmesinden itibaren yeniden kurulacaktır; Hamlet o yasla rekabete girer: Laertes’in kız kardeşi için, yani Hamlet’in sevdiği ve arzunun yoksunluğu yüzünden birden ayrı düştüğü nesne için tuttuğu yas.
Bu, bize kapıyı açmıyor mu, yasın ne anlama geldiğini Freud’un yaptığından daha iyi ve onun kendi sorgusunun doğrultusunda eklemlememizi sağlayan anahtarı vermiyor mu? Freud bize, yastaki öznenin, sevilen nesnenin başına gelen yazgı kazasının yol açtığı kaybı bir bakıma ikinci kez tüketmek gibi bir görevle uğraştığını belirtir. Bu ne demektir? “Yas çalışması”, hem aynı hem karşıt bir ışık altında, bütün bu ayrıntı bağlarını sürdürmek, desteklemek için yapılan çalışma olarak görünmüyor mu bize? Ve Freud’un, sevilen nesneyle bağdan yaşanmış her şeye ilişkin yas anımsamasının titiz, ayrıntılı yanı üzerinde haklı olarak ne kadar ısrar ettiğini Tanrı bilir. Yeniden kurulması söz konusu olan, temel nesneyle, maskelenmiş nesneyle, küçük (a) nesnesiyle, ilişkinin gerçek nesnesiyle bu bağdır; ona sonradan bir ikame verilebilir ve bu ikame, sonuçta, yeri ilk dolduran nesneden daha fazla kapsam taşımayacaktır.
Aramızdan birinin (mizahçı biri) “Taşra Günleri”mizden birinde söylediği gibi: Hikâye, bize sinemada, herhangi bir “yeri doldurulamaz Alman”ın (Hiroşima Sevgilim¹⁷⁸ filminde bize anlatılan serüvene gönderme yapıyor), bu “yeri doldurulamaz Alman”ın, sokağın köşesinde karşılaşılan ilk Japonda hemen ve bütünüyle geçerli bir ikame bulabileceğini göstermeye pek elverişlidir.
Yas sorunu, neyin düzeyinde sürdürme sorunudur? Bağların: Arzunun, dördüncü düzeyde küçük (a) nesnesine değil, i(a)’ya asılı olduğu bağların; her aşk, bu terim söylediğim idealleştirilmiş boyutu içerdiği ölçüde, bu i(a) aracılığıyla narsisistik olarak yapılanır. Ve melankolide ve manide olup bitenle farkı yapan da budur: Küçük (a) nesnesini i(a)’dan ayırmazsak, Freud’un aynı notta ve iyi bilinen Yas ve Melankoli makalesinde, melankoli ile yas arasındaki kökten fark üzerine hatırlattığı ve güçlü biçimde eklemlediği şeyi kavrayamayız.
Notlarıma başvurup size şu pasajı hatırlatmam gerekir mi: Sözde nesne libidosunun öznenin kendi benine dönüşü, oraya indirgenmesi kavramına girdikten sonra itiraf eder: Melankolide bu süreç, apaçıktır ki (bunu söyleyen kendisidir) sonuca varmaz: Nesne yönelimini aşar, zafer kazanan nesnedir. Ve bu, yasta libidonun dönüşü olarak söz konusu olandan başka bir şey olduğu için, bütün süreç, bütün diyalektik de bu yüzden başka türlü kurulur.
Şöyle ki: Freud bize, o zaman öznenin bu küçük (a) nesnesiyle hesaplaşması gerektiğini söyler (ve “niçin?”: Bu durumda bunu burada bir yana bırakıyorum); ama bu küçük (a) nesnesi genellikle narsisizmin i(a)’sının ardında maskelendiği için, narsisizmin i(a)’sı dördüncü düzeyde küçük (a) maskelensin, özü içinde yanlış tanınsın diye orada bulunduğu için, melankoliği, deyim yerindeyse “kendi imgesinin içinden” geçmeye ve ona saldırarak, önce kendisini aşan bu küçük (a) nesnesinde, buyruğu elinden kaçan şeye ulaşabilmeye zorlayan budur. Bu şeyin düşüşü onu kendini aşağı atışa (précipitation), intihara sürükleyecektir; bildiğiniz gibi melankoliklerin intiharları bu otomatizmle, bu mekanizmayla, bu zorunlu ve temelden yabancılaşmış nitelikle gerçekleşir, hem de herhangi bir çerçevede değil. Ve bu kadar sık pencerede, hatta “pencereden geçerek” oluyorsa, bu rastlantı değildir; fantazmın yapısı olarak vurguladığım yapıdan başkası olmayan bir yapıya başvurudur.
¹⁷⁷ 1958-59 Semineri, Arzu…, 4 Mart-29 Nisan ve 27 Mayıs oturumları.
¹⁷⁸ Alain Resnais, Hiroşima Sevgilim, senaryo Marguerite Duras (1959).
Mani-melankoli çevrimine ait her şeyin, ideal çevrimine, yas ya da arzu göndermesine ait her şeyden ayrıldığı bu (a) ilişkisini ancak küçük (a)’nın i(a)’ya göre işlev farkını vurgulayarak kavrayabiliriz: Küçük (a)’ya bu göndermeyi temel, kökten, özne için başka herhangi bir ilişkiden daha çok kök saldırtan, ama aynı zamanda narsisistik ilişkide temelden yanlış tanınmış, yabancılaşmış kılan o şeye göre.
Hemen, geçerken söyleyelim: Manide söz konusu olan artık yalnızca küçük (a)’nın yanlış tanınması değil, işlememesidir; öznenin hiçbir küçük (a) tarafından ağırlıklandırılmamasını sağlayan o şeydir ve bu, onu bir bakıma hiçbir özgürlük olanağı olmaksızın gösteren zincirinin sonsuz, oyunsu, saf metonimisine teslim eder.
Bu (kuşkusuz burada birçok şeyi atladım), bu, bu yıl sizi bırakmak niyetinde olduğum düzeyde sonuca varmamıza izin verecek. Arzu bu hâliyle, en yabancılaşmış, en temelden fantazmatik niteliği içinde dördüncü düzeyi belirleyen şeyse, fark edebilirsiniz ki beşinci düzeyin yapısını başlatmışsam, bu düzeyde (a)’nın (bu kez açıkça yabancılaşmış olarak) bu kez adlanan Öteki’nin arzusunun dayanağı olarak yeniden biçildiğini yeterince belirtmişsem, bu aynı zamanda size bu yıl neden bu noktada duracağımı söylemek içindir.
Gerçekten de bu beşinci düzeyde olup bitenin bütün diyalektiği, biraz önce içe yansıtma diye adlandırdığım şeyle, şimdiye dek hiç yapılmadığı kadar ayrıntılı bir eklemleme gerektirir; içe yansıtma bu hâliyle (bunu yalnızca belirtmekle yetindim) işitsel boyutu içerir, baba işlevini de içerir.
Gelecek yıl işler seminerimi (öngörülen yol uyarınca) sürdürebileceğim biçimde giderse, size, yalnızca ad çevresinde değil, Babanın-Adları çevresinde randevu vereceğim.
Freudcu mitte babanın, en apaçık biçimde mitsel bir tarzda, arzusu bütün ötekileri boğan, ezen, kendini hepsine dayatan kişi olarak devreye girmesi boşuna değildir. Burada, deneyimin apaçık verdiği şu olguyla apaçık bir çelişki yok mu: Onun yolundan gerçekleşen tam da bambaşka bir şeydir, yani arzunun Yasa’nın yollarında normalleşmesi? Ama hepsi bu mu?
Zorunluluğun kendisi (burada bize çizilen, temsil edilen, deneyimle ve hatta defalarca tarttığımız olgularla duyulur kılınan baba işlevinin yoksunluğunun yanında), mitin sürdürülmesi zorunluluğu dikkatimizi başka bir şeye çekmiyor mu: Şu işlevin eklemlenmesi, desteklenmesi, sürdürülmesi zorunluluğuna: Baba, arzusunun tezahüründe, bu arzunun hangi (a)’ya gönderdiğini (kendisi) bilir?
Baba dinsel mitteki gibi causa sui değil, arzusunun gerçekleştirilmesinde, onu nedenine (bu neden ne olursa olsun), bu (a) işlevinde indirgenemez olana yeniden katacak kadar ileri gitmiş bir öznedir. Sizden kavramanızı rica ettiğim ölçüde bu (a) işlevi, araştırmamızın ta ilkesinde, onu hiçbir biçimde savuşturmadan, şunu eklemlememize izin verir: Kendini bir nesne olarak, hem de sonlu bir nesne olarak koymak zorunda olmayan hiçbir insan öznesi yoktur; bu nesneye sonlu arzular asılıdır ve bu arzular, ancak birbirlerinden kaçarak merkezlerinden gittikçe uzaklaştıkça özneyi her sahici gerçekleşmeden gittikçe uzağa taşıdıkları ölçüde sonsuzlaşıyor görünürler.
Oysa bu ilişki, (a)’nın bu yanlış tanınması, bir kapıyı açık bırakan bir şeydir (bunu hep bildik; bize göstermek için analize bile gerek olmadı, çünkü size bunu Platon’un bir diyaloğunda, Şölen’de gösterebileceğimi düşündüm): (a) nesnesi, sonda (kuşkusuz hiçbir zaman tamamlanmayan bir sonda) en kökten varoluşumuz olduğu, arzunun, kendimizi içinde tanımak zorunda kalacağımız şeyi bize verebileceği tek yol olduğu ölçüde, bu (a) nesnesi bu hâliyle Öteki’nin alanında konumlandırılmalıdır.
Ve yalnızca orada konumlandırılması gerekmekle kalmaz, orada her biri ve herkes tarafından konumlandırılır; aktarım olanağı denen şey de budur. Verdiğimiz yorum her zaman arzuların birbirlerine göre az ya da çok bağımlılığı üzerinedir. Ama bu, kaygıyla yüzleşme değildir: Kaygının aşılması ancak Öteki adlandığında olur. Herkesin deneyimden bildiği gibi, aşk ancak bir adın aşkıdır; ve aşkımızın yöneldiği erkeğin ya da kadının adının söylendiği anın, en büyük önemi taşıyan bir eşik olduğunu çok iyi biliriz.
Bu yalnızca bir izdir, (a)’nın varoluşundan tarihe geçişine giden o şeyin bir izi. Bir psikanalizi eşsiz bir serüven yapan şey, Öteki’nin alanındaki bu ἄγαλμα [agalma] arayışıdır.
Şeyleri kaygının sınırının ötesine itmeye çalıştığımız yerde çalışmanın mümkün olması için analistin arzusunun ne olması gerektiğini size birçok kez sordum. Kuşkusuz, analistin, ne kadar az olursa olsun, bir yoldan, bir kıyıdan, arzusunu bu indirgenemez (a)’nın içine, “kaygı kavramı” sorusuna gerçek bir güvence sunacak kadar geri sokabilmiş kişi olması gerekir.
[Seminerin sonu]

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.
Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.